 |
.:: TrKonya.Com
Tarih Bölümü ::. |
 |
Afganistan Devleti tarihi afkanistan
Afganistan Devleti, Afganların bölgedeki diğer topluluklar
üzerinde üstünlük kazanmaları ile 18. asırda kurulmuştur. Dil ve ırk
birliği bulunmayan bu ülkede, siyasi birlikte yoktur. Bugün yaklaşık
25 milyon insanın yaşadığı Afganistan'ın toprak büyüklüğü, 657.500
km2'lik bir yüzölçüme sahiptir. Afganistan; kuzeyinde Türkmenistan,
Özbekistan ve Tacikistan ile; doğusunda Çin Türkistan'ı (Doğu
Türkistan), Keşmir ve Pakistan ile; güneyinde Pakistan ve batısında
ise, İran ile komşudur.
Afganistan'ın coğrafi yapısı; genellikle üzerinde sıra dağların
bulunduğu yaylalardan ve yer yer de ovalardan oluşmaktadır. Bir
ziraat ve tarım ülkesi olan Afganistan'da kuraklığın yaygın olması
ve elverişsiz tabii şartlardan ötürü toprakların ancak onda biri
kullanılabilmektedir. Coğrafi şartları çerçevesinde idari olarak da
Afganistan, bazı bölümlere ayrılmıştır. Bunlar; Kabil, Kandehar,
Herat, Hezaristan, Nuristan, Vehan, Bedahşan ve Türkistan'dan
oluşmaktadır.
Çok karışık bir etnik özellik gösteren Afganistan; esas itibari ile
Afgan, Tacik ve Türklerden meydana gelmektedir. Ülkedeki ikinci
büyük etnik grubu oluşturan Türklerin nüfusu, 5-6 milyon
dolayındadır. Özbekler, Türk grupları içinde en çok nüfusa
sahiplerdir. Bunlar; genellikle esnaf ve çiftçi olarak çalışırlar ve
Afgan Türkistan'ı denilen bölgede yaşarlar. Bugün Özbek nüfusunun 3
milyonu geçtiği tahmin edilmektedir. Kunduz, Andhoy, Meymene, Akça
ve Balar, Mugap, Katagon ve Bedahşah, Özbekler'in yaşadığı
bölgelerdir.
İkinci büyük Türk grubunu oluşturan Afganistan Türkmenleri,
Özbekler'den farklı olarak hayvancılık yaparlar. Afganistan
ihracaatında canlı hayvanın önemli bir kalem teşkil etmesinden ötürü
Türkmenler, ülke ekonomisine büyük katkı sağlamaktadır. Herat,
Meymene, Andhoy, Taş-Kurgan, Mezar-ı Şerif, Belh, Akça, Katagan,
Bedehşan ve Bala ile Murgap, Türkmenlerin yaşadığı bölgelerdir.
Türkmenler, hayvanlarına otlak bulabilmek için sık sık yer
değiştirdiklerinden nüfusları kesin olarak tespit edilememekle
beraber 600.000 civarında oldukları tahmin edilmektedir.
Afganistan'da yaşayan Türkmenlerin çoğunluğunu Alieli boyu ile Teke,
Salur, Sarık, Çavdar ve bilhassa Ersarı boylarından oymaklar teşkil
etmektedir. Afganistan'daki üçüncü büyük Türk grubunu teşkil eden
Kızılbaş Türkleri'nin sayıları, 400.000 dolayında tahmin
edilmektedir. Bu Türkler, 1738'de Herat - Kabil arası güvenliği
sağlamak için Nadir Şah tarafından yerleştirilen ataların
torunlarıdır.
Yukarıda belirilenlerin dışında en kalabalık Türk grubunu Kırgızlar
oluşturmaktadır. Büyük ve Küçük Pamir dağlık bölgesinde yaşayan
Kırgızlar'ın sayıları, 1950'lerde Doğu Türkistan'daki Çin zulmünden
kaçanlarla birlikte 100.000'ni geçmiştir. Bunların dışında
Afganistan'da, az sayıda Kıpçak, Karluk ve Çağatay Türkleri de
yaşamaktadır. Ayrıca Türk-Moğol karışımı olduğu kabul edilen Hezare
ve Aymak (oymak) gruplarının da son yapılan çalışmalarla Türk
oldukları anlaşılmıştır. Böylece 25 milyon civarında olan Afgan
nüfusunun yarısının Türk olduğu kabül edilebilir.
Bu makale, tarihsel boyutu içinde Afganistan'da yaşanılan gelişmeler
ve Türkiye - Afganistan arası ilişkileri ele almaktadır. Makalenin
diğer kısımları şu şekilde organize edilmiştir: İkinci Kısım,
bağımsızlık öncesi Afganistan'ın durumu ve kısa bir tarihçesini
özetlemektedir. Kısım 3, bağımsızlık sonrası Afganistan'daki
gelişmeler ve Türk - Afgan ilişkilerini incelemektedir. Bu inceleme,
alt başlıklarla ele alınan şu dört dönemi içermektedir:
(1) 1919 -1945 arası dönem (Afganistan bağımsız oluşu ile II. Dünya
savaşı sonuna kadarki devre),
(2) 1945-1979 arası dönem (Sovyet işgaline kadarki devre),
(3) 1979-1989 arası devre (Sovyet işgali altındaki devre) ve
(4) 1989 sonrası dönem (Sovyetler'in Afganistan'dan çekilmesi
sonrası iç savaş ve Taliban olayı devresi). Son olarak 4. Kısım'da
genel bir değerlendirme verilecektir.
2. Bağımsızlık Öncesi Afganistan
Afganistan, sahip olduğu coğrafi konumdan dolayı tarih bounca
çeşitli milletlerin istila ve işgaline maruz kalmıştır. M.Ö. 500'lü
yıllarda ilk defa İranlılar'ca işgal edilen bölge, daha sonra Büyük
İskender orduları tarafından ele geçirilmiştir. Arkasından bölgede
Baktriana Devleti kurulmuştur. Bu devlet, kurulmasından yaklaşık bir
asır sonra Hindistan'da bulunan Çandragupta devletli ile mücadele
etmek zorunda kalmıştır.
Baktriana Devleti, bu mücadele ve kuzeyden gelen baskılar sonucu,
M.S. 50'de yıkılmıştır. Böylece bölge, batıdan gelen tehlikeleri
atlattıktan sonra kuzeyden gelen kavimler tarafından tehdit edilmeye
başlamıştır. Bölge; 50-125 yılları arası Türk asıllı oldukları
tahmin edilen İskit ve 125-480 yılları arasında ise, Kuşanlar'ın
hakimiyet altına girmiştir.
480 yılından sonra Afganistan'ın yeni hakimleri, başka Türk
kavimleri olmuştur. Önce Akhunlar, bu topraklara yerleşmiş; ancak
Göktürkler'in baskısı sonucu 4. yy'da hakimiyetlerini
kaybetmişlerdir. Daha sonra Akhunlar, bölgede kalmış ve Halaçlar
olarak yaşamayı sürdürmüşlerdir. 7. yy sonlarına doğru bölge,
İslamiyeti yayan Arap ordularının istilasına uğramıştır. Bu istila
kısa sürmesine rağmen İslamiyet Afganistan'da önemli ölçüde kabul
görmüştür.
İslamiyet'in yayılmasıyla burada Samani, Gazneli, Büyük Selçuklu
Devleti ve Harzemşahlar gibi Müslüman-Türk devletlerinin
hakimiyetleri görüldü. 1220'den sonra Moğollar, Afganistan'ı istila
edip uzun bir süre (bir buçuk asra yakın) ülkeye hakim oldular.
Moğol hakimiyeti, Afganistan'da yaşayan Türk boylarını Anadolu'ya
göçe zorlamıştır. Bölgedeki Moğol eğemenliği, 14. yy sonlarında
Timur ordularınca sona erdirilmiştir. Timur'un kurduğu devlet,
ölümünden sonra dağılmışsa da torunlarından Muhammed Babür'un
bölgede kurduğu Türk devleti uzun süre yaşamıştır. Babür'un
Afganistan'ı merkez yaparak kurduğu devlet, sadece buraya değil
Hindistan'a da Türkler'in tekrar yerleşmesini sağlamıştır.
Babür Devleti, Afganistan'ı hakimiyet altında tutmakla birlikte
Hindistan ve Afganistan arası dengeyi sağlayamamış ve ağırlığı
Hindistan'a kaydırmıştır. Bu durum; kuzeyden Özbek ve kuzey-batıdan
da Safeviler'in Afganistan'a inmesine sebep olmuştur. Böylece 17. yy
ortalarına doğru Abdali ve Galzay adını almış olan Halaçlar, dağlık
bölgelerden Kandehar ve Zemindaver'in daha verimli bölgeri olan
Tarnak Argandap vadilerine göçmüşlerdir.
18. yy'da Babür Devletinin zayıflaması üzerine, Afgan kabileleri de
bağımsız hareket etmeye başlamıştır. Bu durumda Gılzay gibi bazı
kabilelerin Babür, Abdaliler gibi bazılarının da İran tarafında yer
almaları, ülkedeki karışıklığı artırmıştır. Bu esnada Nadir Kulu
komutasındaki Türkmen ordusu Afganistan ve İran'ı yönetim altına
almış; Hindistan Babür Türk Devletini de vergiye bağlamıştır. Nadir
Şah'ın ölümünden sonra yönetime geçen Ahmet Şah, Hindistan'daki
Babür Devleti'ni hakimiyeti altına almıştır (1756-1757).
Bu yıllarda İran'ın sergilediği yayılmacışii tehlikesini gören Ahmet
Şah, bu konuda Osmanlı Devleti ile müşterek hareket etmeyi istedi
ise de, girişimlerinden bir netice alamamıştır. Ahmet Şah'tan sonra
Afganistan yönetiminde bulunan Timur Şah ve Zaman Şah dönemlerinde
ülke, önceki ihtişamlı ve güçlü durumunu koruyamamış, iç
karışıklıklar başgöstermiştir.
Bu karışılıklar 19. asrın ilk çeyreğine kadar sürdükten sonra, Dost
Muhammed'in yönetime geçmesi ile ülkedeki birlik tekrar
sağlanmıştır. Ancak bu dönemde ise Kuzey Hindistan, Afgan birliğini
zayıflatma çabası içine girmiştir. Bu yıllarda İngilizler'in yavaş
yavaş Hindistan'ı hakimiyetleri altına aldıkları gözlenmektedir. İlk
Afgan-İngiliz ilişkisi, Kuzey Hindistan'da Peşaver sorununun
çözümünde İngiliz hakemliği ile olmuştur. Arkasından 1839-1842
yılları arasında süren ilk İngiliz-Afgan harbi patlak vermiştir.
Dost Muhammed, ülkesi İngilizler'ce işgal edilmesine rağmen 1863'te
Kabil'e dönerek tekrar Afgan birliğini sağlamıştı. Dost Muhammed'in
9 Haziran 1863 tarihinde vefat etmesi ile Afganistan, tekrar iktidar
mücadele kaosuna sürüklenmiştir. Şir Ali'nin 1868'de iktidarı ele
geçirmesiyle bu mücadele durulmuştur. Ruslar'ın Türkistan'ı işgali,
Afganlar ile İngilizleri doğal müttefik yapmıştır. Ruslar,
Türkistan'ı işgal etmelerine rağmen Afganistan önderliğinde Orta
Asya Devletleri'ni de içine alan bir birlik oluşmasından hep
çekinmişlerdir.
1879'da vefaat eden Şir Ali'nin yerine Yakup Han geçtiyse de, kısa
bir süre sonra Afganistan'ın hakimiyetini Abdurrahman Han ele
geçirmiştir. 1901'de vefaat eden Abdurrahman Han zamanında ikinci
İngiliz-Afgan savaşı yaşanmıştır (1878-1880). Bu savaş sonunda ülke,
büyük çapta harap olmuş ve milli birlik zayıflamıştır. Afganistan'ın
içinde bulunduğu bu olumsuz şartları fırsat bilen Ruslar, 1881'de
Türkmenistan'ı işgal etmiş ve böylece de Afganistan ile komşu
olmuşlardır. 1901'de başa geçen Habibullah Han, 1919'da ölünce
yerine Emanullah Han geçti. Emanullah Han, Hindistan'daki İngiliz
valiye bir mektup göndererek Afganistan'ın bağımsız bir devlet
olduğunu ve İngiltere ile iyi ilişkiler kurmak istediğini
iletmiştir.
İngiltere ise, Afganistan bağımsızlığını kabul edip-etmemekte
tereddüt etmiştir. Bu durum ilişkilerin gerginleşmesine ve üçüncü
İngiliz-Afgan harbinin başlamasına sebep olmuştur (1919). Bu savaşta
başarı elde edemeyen İngilizler, 8 Ağustos 1919'da yapılan anlaşma
ile Afganistan'ın bağımsızlığını tanımıştır.
3. Afganistan'daki Gelişmeler ve Türk - Afgan İlişkileri
3.1. 1919 - 1945 Arası Dönem
Sovyetler Birliği ve Afganistan birbirini ilk tanıyan ülkeler
olmuşlardır. Sovyet-Afgan anlaşmasının imzalanmasından üç gün sonra,
yani 1 Mart 1921'de, Afgan heyeti ile Türk elçilik heyeti arasında
da ilk Türk-Afgan ittifakı Moskova'da imzalanmıştır. Bu anlaşmaya
göre Türkiye Afganistan'ın bağımsızlığını tanıyordu. Ayrıca
taraflardan birine yapılacak saldırıyı diğer taraf kendine yapılmış
sayacaktı. Yine bu anlaşmaya göre, Türkiye kültürel yardım
çerçevesinde Afganistan'a öğretmen ve subaylar gönderecekti. Böylece
iki kardeş millet arasında mevcut olan manevi birlik, resmi bir
anlaşma şekline dönüşmüş oluyordu.
Bu anlaşmanın Ankara ve Kabil hükümetlerince onaylanmasından sonra,
eski Medine muhafızı Fahreddin Paşa, Kabil'e ilk Türk sefiri olarak
atandı. Diğer taraftan Sovyetler, anlaşma şartlarına göre Afganlara
yardım etmemiş ve ayrıca Buhara ve Hive'nin istiklallerini
tanımayarak buradaki Müslümanları ezmeye başlamıştır. Bu durum
Afganlar'ın Sovyetler'e karşı daha dikkatli davranmalarını
sağlamıştır. Böylece İngiliz aleyhtarı bir tutum yerine İngiltere ve
Sovyetler Birliği arasında bir denge politikası izlemişlerdir.
Türkiye ile Afganistan arasındaki dostluğun geliştirilmesinde Enver
Paşa ve Cemal Paşa çok önemli rol aynamışlardır. I. Dünya Savaşı
sonrası bu paşalar, önce Almanya ve arkasından da Rusya'ya
gitmişlerdir. Cemal Paşa, Avrupa ülkelerinin (özellikle Almanya ve
Fransa'nın) Afganistan'ı tanıması hususunda girişimlerde bulunmuş ve
bunu sağlamıştır. Bu sırada Enver Paşa, Türkistan'da bulunan
Türkleri organize ederek Sovyetlere karşı bağımsızlık savaşı
yürütmelerine çalışmaktadır.
Sovyetler, Almanya'da bulunan Cemal Paşa'nın Afganistan'a döndükten
sonra Afganistan Türklerini de Enver Paşa gibi organize edeceğini ve
Türkistan'ın bağımsızlık mücadelesini destekleyeceğini hesap etmiş
ve Cemal Paşa'nın Afganistan'a dönüşünü engellemek istemişlerdir.
Bunu başaramayan Sovyetler, Afganistan'a dönmekte olan Cemal Paşa'yı
Tiflis'te 1922 yılında kiralık bir Ermeni katile öldürtmüşlerdir.
Afganistan ve Türkiye, aynı yıllarda İngiliz emperyalizmine karşı
bağımsızlık savaşı yürütmüşlerdir. Benzer duyguların paylaşılmasına
vesile olan bu durum, iki ülke halklarını biririne daha fazla
yaklaştırmıştır. Bu kapsamda Türk dostluğunun Afganistan'da
gelişmesine Mahmud Beg Tarzi önemli katkı sağlamıştır. Tarzi,
eğitiminin bir bölümünü İstanbul'da tamamladıktan sonra Afganistan'a
gittiğinde Habibullah Han'a, ülke kalkınmasında Türkiye ve Türk
aydınlarından faydalanılması gerektiğini belirtmiştir. Bu talebin
olumlu bulunması üzerine de, Türkiye'den bir aydın grubu davet
edilmiş ve bunlarla ortak çalışmalar yürütülmüştür.
Cemal Paşa'nın katkıları ile başlayan Afgan ordusundaki yenilik
çabaları, Paşa'nın şehit edilmesi üzerine bir süre kesintiye
uğramıştır. Ancak 1 Mart 1921'de Türkiye ile Afganistan arasında
imzalanan anlaşma ile, Türkiye, Afganistan'a sadece askeri değil
aynı zamanda eğitim ve ideri alanda da modernleşmesi hususunda
destek sağlayacaktı. Böylece Türkiye'den gelen uzmanlar ile
Afganistan'da modernleşme çabaları hızlanırken, diğer taraftan da
Avrupa ve özellikle Türkiye'ye tahsil için yüzlerce Afgan gencini
gönderilmeye başlanmıştır
Emanullah Han, Afganistan'ın eğitim ve modernleşme çalışmalarına
katkı ve destek için diğer ülkelerdeki yenilikleri yerinde görmek ve
yetişmiş eleman temin amacıyla Aralık 1927'de bir dış geziye çıktı.
Mısır, Fransa, Belçika, İsviçre, Almanya, İngiltere ve Rusya'yı
ziyaret etti. Son olarak Mayıs 1928'de Türkiye'ye gelen Emanullah
Han, çok içten ve sıcak karşılanmıştır. Mustafa Kemal, Emanullah Han
ve onun şahsında Afgan milletine ilgi ve dostluk göstermiştir.
Mustafa Kemal, Emanullah Han ve eşi onuruna verdiği yemekte Türk
milletinin Afgan milletine karşı sıcak duygularını belirten bir
konuşma yapmış ve Emanullah Han'a, öncelikle güçlü bir ordu kurmayı
tavsiye etmiştir. Bu ziyaret esnasında, 1 Mart 1921'de imzalanan
Türk-Afgan Anlaşmasına ek olarak, "Türkiye ve Afganistan arasında
dostluk ve teşrik-i mesai muahedenamesi" adıyla yeni bir anlaşma
imzalandı (1928).
Bu anlaşmada; iki devletin birbirleriyle dost oldukları,
düşmanlarına karşı ortak tavır alınması ve ilerlemek için
gerekenleri sağlamada imkanları iyi olan tarafın diğerine yardımcı
olması gibi esaslar yer alıyordu. Buna göre Türkiye Cumhuriyeti;
ilmi, hukuki, askeri alanlardaki uzmanlarından bir kısmını
Afganistan'da görevlendirecekti.
Emanullah Han, Afganistan'a döndüğünde önceki ihmallerden ötürü
biriken sorunların iç huzursuzluk ve karışıklığa yol açtığını gördü.
Ancak bütün bu olumsuzlukları ciddiye almadan Avrupa ve Türkiye'de
gözlemlediği yenilikleri uygulamaya girişti. Acil çözüm gerektiren
sorunların ertelenmesi, yeni bir hata idi. Her alanda yenilik yapmak
istiyen Han, ülke gerçekleri doğrultusunda hareket etmiyordu. Para
ve eleman eksikliği de karşılaştığı önemli engellerden biriydi.
Ayrıca Mustafa Kemal'in "güçlü bir ordu kurma" önerisini yerine
getiremediğinden ülkede otorite zayıflamış ve inkılaplarda başarılı
olamamıştır.
Emanullah Han, danışman seçimi konusunda da isabetsiz davranmıştır.
Bütün bu hatalarından sonra geç de olsa acilen "güçlü bir orduya
sahip olması" gerektiğini anlamış ve hemen çalışmalara başlamıştır.
Türkiye'den Afganistan'a giden Kazım Orbay başkanlığındaki heyet
çalışmalara başladığında ülkedeki iç isyanlarda kontrolden çıkmıştı.
Emanullah Han, bu yenilik çabalarından sonuç alamadan yönetimden
ayrılmak ve İtalya'ya gitmek zorunda kaldı. Yerine kardeşi
İnayetullah Han geçti.
Ülkedeki karışıklıkların önlenememesi üzerine ise yönetim, çeteci
Habibullah Han'a geçmiştir. Bu yönetim, Afganistan'da bulunan Türk
askeri heyetini geri göndermiştir. Bu arada Fransa'da sürgünde
bulunan Nadir Şah, ülkesine dönerek Habibullah'dan Kabil ve
Afganistan'ı kurtarmıştır. Nadir Şah, Afganistan'da büyükelçi olarak
bulunan Yusuf Hikmet Bayur'un da tasvibini alarak Afganistan
hükümdarı oldu. Nadir Şah'ın özellikle Türk büyükelçisinin tasvibini
alması, Türk dostluğuna verdiği önem bakımından dikkat çekicidir.
Nadir Şah, ülke gerçeklerine uygun ve halk tarafından benimsenen
reformlar yapmıştır.
Türkiye'nin çok önem verdiği Emanullah Han'ın başarısız olması,
Nadir Şah'ın da din kuralları ve din adamlarına öncelik vermesi,
Türkiye tarafından hoş karşılanmamıştır. Ancak bir süre sonra Nadir
Şah'ın yerine geçen oğlu Zahir Şah'ın reform hareketlerine devam
etmesi üzerine Türkiye, tekrar Afganistan'a yaklaşmıştır. Nadir Şah,
Afganistan dış politikasında İngiltere ve Rusya arasında bir denge
kurmaya çalışmıştır. Bu siyaset, Afganistan'ın bu devletlerden
birisinin hakimiyeti altına girmesini engelemiştir.
Nadir Şah'dan sonra oğlu Muhammed Zahir Şah da, aynı dış politikayı
izlemiştir. Ancak bu durum, Afganistan'ı uluslararası alanda
yalnızlığa itmiştir. İran'la olan sınır anlaşmazlığı da bu dönemde
Afganistan'ın bir başka sıkıntısı olmuştur. Bu zor günlerinde
Afganistan'ın yardımına hep Türkiye yetişmiştir.
Afganistan ile İran arasında 1903'den beri devam eden sınır
sorununda Türkiye'nin 1934'de hakem olması istenmiştir. Türkiye,
Kazım Orbay başkanlığında bir heyet gönderek sorunu halletmiştir.
Ayrıca Türkiye, Afganistan'ı uluslararası alanda düştüğü
yalnızlıktan kurtarmak için Milletler Cemiyetine girmesini
sağlamıştır. Yine aynı yıllarda Türkiye, çeşitli ülkelerdeki
büyükelçilikleri vasıtası ile Afgan çıkarlarını korumaya
çalışmıştır.
1930'lu yıllarda Türk büyükelçisi olan Mahmut Şevket Esendal, Türk
hükümeti ve Atatürk'ün direktiflerini Afganistan'da başarıyla
uygulayarak Türk nüfuzunu artırmıştır. Ayrıca sempatik kişiliği ile
de, Afgan kralı ve hükümetiyle yakın ilişkiler kurarak hükümetin
başdanışmanı haline gelmiştir. Türkiye'den giden doktor ve uzmanlar
da Afganistan'da üstün hizmetler vererek takdir kazanmışlardır.
Afganistan'da bulunan Türk uzmanlar, olağanüstü çabalar
göstermişlerdir. Bunlardan birisi de Prof. Dr. Mehmet Ali
Dağpınar'dır. Dağpınar hukuk müşaviri olarak gittiği Kabil'de
Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bina ve hoca yokluğuna rağmen, 9
Haziran 1938'de kurmuştur. 1957'de plan müşaviri olarak tekrar
Afganistan'a giden Dağpınar, kurduğu fakülte mezunlarıyla birlikte
çalışmıştır.
II. Dünya Savaşı öncesinde İtalya ve Almanya'nın uyguladıkları işgal
ve istila hareketleri çerçevesinde Afganistan'da da faaliyet
göstermeleri ve burayı ülkelerinin nüfuz alanı seçmeleri, Afgan
liderlerini huzursuz etmiştir. Türkiye, tüm zor günlerinde olduğu
gibi Afganistan'a bu konuda da yardımcı olmuştur. Türkiye, 8 Temmuz
1937'de İran, Afganistan ve daha sonra Irak'ın katılmasıyla Sadabat
Paktı'nı kurarak Afganistan'ı Alman ve İtalyan nüfuzuna düşmekten
kurtarmıştır. Böylece bu dört İslam ülkesi, II. Dünya Savaşı öncesi
zor günlerde birlikte hareket edip birbirlerine destek olmuşlardır.
Sadabat Paktı'ndan en çok rahatsız olan ülke Sovyet Rusya olmuştur.
Türkiye, Dış İşleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras'ı Moskova'ya gönderek
bu Paktın Rusya aleyhinde bir cephe olmadığı ve dört İslam ülkesi
arasında dostluk ve işbirliği amaçlı olduğunu izah gereği duymuştur.
Atatürk'ün önderliğindeki Balkan Paktı ile İtalya ve Almanya'nın
faşist tehdidi, Sadabat Paktı ile de, Sovyet Rusya'nın komünist
tehdidi önlenmiştir. II. Dünya Savaşı sırasında Afganistan'ın
tarafsız kalmasına rağmen bazı kabilelerin isyanı üzerine
İngilizler'in asker göndermesi, ülkeye yine zor günler yaşatmıştır.
3.2. 1945 - 1979 Arası Dönem
II. Dünya Savaşı sonrası yıllarda Türkiye, bazı sıkıntılı devreler
yaşaması ve bunların üstesinden gelmesine rağmen hala Sovyet tehdit
ve tehlikesi altında olacaktır. Bu şartlar altında NATO ittifakına
giren ve güvenliğini teminat altına alan Türkiye, diğer dost ülkeler
ve Afganistan'la olan dış ilişkilerinde bazı değişiklikler yapmak
durumunda kalmıştır. Bu durum, Afganistan'ı içeride olduğu kadar
dışarıda da sıkıntıya sokmuş ve yeniden yalnızlığa itmiştir.
II. Dünya Savaşı sonrası Afganistan'da gerçekleşen hükümet
değişikliği ile başbakanlığa Şah Mahmut geçmiştir. Yeni hükümetle
birlikte iç ve dış politikada önemli değişiklikler olmuştur. İç
politik gelişmelerin bazıları; tutuklu muhalif liderlerin
affedilmesi ve önemli bürokratik görevlere getirilmesi ve yurt
dışında eğitim görmüş Afgan gençlere devlet kadrolarında görev
verilmesi şeklinde belirtilebilir. Dış politikadaki önemli
gelişmeler ise, dünyada artık savaş öncesi İngiltere rolünü
üstlenmiş olan Amerika ile yakın ilişki kurulması ve Amerika'dan
ekonomik yardım temini şeklinde olmuştur.
Bu yıllarda bazı Afgan kabileleri, Cinnah liderliğinde bağımsızlık
mücadelesi veren ve daha sonra da Pakistan'ı kuran Hindistan
Müslümanlarına büyük destek vermiş ve hatta Hindularla yapılan
savaşlarda bizzat yer almışlardır. Bu kabileler, yapılan bir
plepistle de Pakistan'a katılmak istediklerini beyan etmişlerdir.
Pakistan'ın da Afgan kabileleri ile aynı duyguları paylaşması, buna
karşılık Afganistan'ın bu kabilelere yarı bağımsızlık vermeyi
kabulü, Afganistan ve Pakistan arasında anlaşmazlığa sebep olmuştur.
Bunun üzerine Afganistan'ın bir Paştunistan milleti oluşturma
gayreti, sorunu büsbütün büyültmüştür. Amerika, Sovyet karşıtı bu
iki ülke arasındaki sorunun çözümü konusunda arabuluculuk rolü
üstlenebileceğini teklif etmiş; ancak bu teklif, Pakistan tarafından
reddedilmiştir. Bunun üzerine Türkiye'nin arabuluculuğu gündeme
geldi ise de, yapılan uzlaşma teklifleri yine Pakistan'ca kabul
görmemiştir.
1950'den sonraki yıllarda da Türkiye'nin kardeş Afganistan'a karşı
çeşitli yardım ve dostça uyrıları sürmüştür. Bu kapsamda Türkiye;
yayılmacı komünist tehlikesine karşı Afganlıları uyarmış, İran'la
olan sınır sorunlarının çözümünde yardımcı olmuş ve Afganistan'ın
Bağdat Paktı'na katılmasına çalışmıştır. Ancak o günkü Afgan
yöneticilerinin ileri görüşlü olmayışları ve içinde bulundukları
uluslararası şartlar, Afganistan'ı adım adım bir komünist işgale
sürükleyecektir.
Afganistan ve Pakistan arasındaki sorunların çözülememesi üzerine
Afganistan, Rusya'nın da etkisi altında Pakistan'ın hasmı olan
Hindistan'la yakın ilişkiler kurdu. Daha sonrada Amerika'dan talep
ettiği modern silahları alamaması ve Pakistan hava kuvvetlerinin
saldırısına maruz kalması, Afganistan'ı ister istemez Sovyetler'e
yaklaştırdı. Ayrıca 1953'ten sonraki Amerikan yönetiminin
Afganistan'ı dışlayarak İran ve Pakistan'a yaptığı büyük askeri
yardımlar da, bu yakınlaşmayı çabuklaştıran diğer bir faktördür.
Aynı yıllarda Sovyetler Birliği'nde iktidara gelen yeni yönetimde
(Nikita Hruşçev ve ekibi), önceki Stalin döneminin baskıcı yayılma
politikasını değiştirerek, yumuşak ve yardım görünümlü bir yayılma
politikası benimsemişlerdir. Bu yeni Sovyet politikasının
uygulanması için en uygun aday ülke, içinde bulunduğu şartlar
itibari ile Afganistan olacaktır. Bu yeni Sovyet politikasının da
etkisi ile Afganistan'da başbakanlığa Muhammed Davud Han
getirilmiştir. Yeni Afgan yönetimi, Amerika ile ilişkileri bozmak
istememekle birlikte içinde bulundukları ve çevrelerinde gelişen
olayların etkisi ile yavaş yavaş Sovyetler'le yakın ilişkiler
kurmuştur. Bu durum karşısında Türkiye, hiç bir şey yapamayacaktır.
Davud Han ve diğer bazı Afgan yöneticileri; Afganistan'da işçi
sınıfının olmaması, ezilen köylülerin bulunmaması, kalabalık
şehirlerin olmaması, yüksek bürokrat bir sınıfın yokluğu ve Afgan
halkının İslamiyete çok bağlılığı gibi faktörleri dikkate alarak
komünizmin Afganistan'a asla gelemeyeceği ve zemin bulamayacağı
kanaatini taşıyorlardı. Ancak buna zıt olarak Sovyetler, yapacakları
ekonomik yardımlar ve tesis edecekleri kültürel ilşkilerle,
Afganistan'ı da komünist ailenin bir üyesi yapacaklarını
düşünüyorlardı. Amerika'nın Afganistan'ın yardım isteklerini yine
geri çevirdiği bir sırada aradıkları fırsatı buldular ve
Sovyetler'in Kabil büyükelçisi aracılığıyla yardıma hazır
olduklarını ilettiler.
Davud Han, Sovyetler'in bu teklifini geri çevirmedi. Bunun üzerine
1954 yılında iki ülke arasında ilk kredi anlaşması imzalandı,
karşılıklı ziyaretler gerçekleşti. Başbakan Davud'un 1956'da
Sovyetler Birliğine yaptığı ziyareti müteakip Sovyet danışmanlar,
Afganistan'a gelmeye başladılar. 1956'dan itibaren her sene 100
Afgan genci Sovyetler Birliği'ne askeri ve eğitim amaçlı gönderildi.
1960'dan sonra ise Sovyet uzmanlar, askeri akademilerde görev yapmak
için Kabil'e geldiler. Sovyet-Afgan işbirliği çerçevesinde eğitim
dışında projeler, yol yapımı, sulama, makina tamiri ve daha sonra da
Jeolojik araştırmalar ve ziraat alanlarındaki çalışmalar takip etti.
Sovyetler, Afganistan'da bazı zengin doğal kaynakları bulmalarına
rağmen bunları çıkarıp işlememişlerdir. Sadece doğalgaz çıkartmışlar
ve bunun da büyük bir kısmını, ülkelerine aktarıp kullanmışlarıdır.
Sovyetler, izledikleri komünist yayılmacı politikadan sonuç almaya
başlamışlardı. Sovyet-Rusya'da eğitim gören Afganlı gençler, belkide
farkında olmadan Sovyet propogandası yapmaya başlamışlardır.
Sovyetler Birliği, 1960-61 yıllarında Afganistan-Pakistan sorununu
daha da büyüterek iki İslam ülkesinin diplomatik ilişkilerini
kesmesine neden olmuştur. Pakistan ile ilişkilerini kesen
Afganistan'ın dış dünya ile bağlantı kurmak için yol olarak da
Sovyetler'den başka bir alternatifi kalmamıştı. Böylece Afganistan'ı
istediği gibi kendine bağlı bir hale getirmiştir. Amerika bu sırada
devreye girerek, İran'ı ikna etmiş ve Afganistan'a ait vasıtaların
bu ülke üzerinden transit geçmesini sağlamıştır.
Amerikanın Sovyet nüfuzuna karşı Afganistan'a destek vermesi ve
Afganistan'ın bu durumu çok iyi değerlendirmesi sonucu, önemli
ilerlemeler kaydettiğini görüyoruz. Ancak bu durum, 1970'li yıllara
kadar sürmüştür. Amerika'da değişen iktidarlarların Afganistan'a
karşı ilgisiz kalmaları, buna karşın Sovyetler'in de Afganistan'da
hakimiyetlerini artırmaları sonucu iç çalkantılar ortaya çıkmıştır.
Bu ortamdan faydalanan Davut Han (1963'de Başbakanlık'tan
ayrılmıştı), Genelal Abdülkadir liderliğinde solcu subayların ve
Muhammet Tereki önderliğindeki sivil marksistlerin yardımı ile Zahir
Şah'ı kansız bir şekilde devirerek iktidarı ele geçirmiştir. Davut
Han, meşruti krallık idaresini kaldırıp kendisinin de başkanı olduğu
Cumhuriyeti ilan etmiştir. Davut Han'ın bu ikinci saltanatı, önemli
ölçüde Afganistan'daki acı olayların da başlangıcı olmuştur.
Marksistlerin desteği ile gerçekleşen 1973 darbesinden sonra solcu
subaylara orduda daha çok görev verilmeye başlandı. Ordudaki solcu
atamaların hızlanması benzeri durum emniyet teşkilatında da
görülmeye başlandı. Ancak Davut Han, 1975 sonrası politikasında
değişiklik yaptı. Sovyetlere karşı ne olduğu bilinmeyen bir ilişki
dönemine girdi. Sovyetler Birliği'nden açıkca uzaklaştı. Davut Han,
solcu olmayan yöneticilere de görev vermeye ve batıyla iyi geçinme
politikası izlemeye başladı.
1976'da İran'a gitti. 1977'de Mısır, Pakistan ve Suudi Arabistan'ı
ziyaret etti. Sovyetler Birliği, Davut Han'ın bu faaliyetlarini
temkinli bir şekilde izliyor ve Afganistan'daki danışmanlarının
sayısını sürekli artırıyordu. Mayıs 1978'de Kabil'de toplanacak
Bağlantısız Ülkeler Bakanlar Konferansı'nda Davut'un tutumu ele
alınacaktı. Aynı yılın Nisan ayında Kabil'e gelen Küba heyetine
karşı Afgan yönetiminin umursamaz tavrı ve daha önce sergilediği
Küba alehtarı faaliyetler, sosyalist ülkeler arasında Afgan yönetimi
karşıtı bir cephe oluşturdu.
Diğer tarftan komünist Perçem Partisi'nden Mir Ali Ekber Heybar'ın
öldürülmesi üzerine ülke içinde komünistlerin Davut Han'a karşı
başlattıkları muhalefet, 17 Nisan 1978'deki hükümet darbesinin
başlangıcı oldu. Heybar'ın cenaze törenine 11 bin kişinin katılması
Davut Han'ı endişelendirdi. Davut Han, hemen harekete geçerek
aralarında Babrak Karmal ve Nur Muhammed Tereki'nin de bulunduğu
komünist Halh ve Perçem liderlerini 24 Nisan'da hapsetti.
Tutuklananlardan Hafızullah Emin, kaçmayı ve orduya haber göndermeyi
başardı.
26 Nisan'da Vatan Car, Kabil'e bir tank birliği gönderirken;
Abdülkadir de, Davut'un sarayını bombalamak ve taraftarlarını
ortadan kaldırmak için Hava Kuvvetlerini gönderdi. Askeri
birliklerin çoğu, bunun komünist bir darbe olduğunun farkına bile
varmadan destekledi. 27 Nisan'da Davut Han ve ailesi, darbeciler
tarafından öldürüldü.
Nur Muhammet Terekki, Hafızullah Emin ile Babrak Karmal, serbest
bırakıldıktan sonra hükümet kurma çalışmalarına başladılar.
Yayınladıkları bildiri ile izleyecekleri politikalarını açıkladılar.
Darbeciler, bir taraftan güven tesise çalışırken diğer taraftan da
Mayıs 1978'de bazı idam cezaları uyguladılar. Nisan 1978'de
komünistlerin iktidara gelmesi ile, Afganistan'daki Sovyet danışman
sayısında büyük bir artış gözlendi. Bu danışmanlar, Afgan polis
teşkilatında ve gizli emniyet teşkilatında birtakım düzenlemelere
gittiler.
Muhalefette bulunanlara çeşitli işkenceler uyguladılar ve toplu
infazlar yaptılar. Ayrıca Şubat 1979'da A.B.D. Büyükelçisi Adolph
Dubs, önce rehin alınmış ve sonra da öldürülmüştür. Büyükelçilerinin
öldürülmesi ile Amerika, Afganistan'daki Sovyet işgali karşıtı
politikasında daha katı ve kararlı olmuştur.
İlerleyen günlerde yönetime gelen komünistler arası siyasi
rekabetten ötürü çözülmeler başladı. Bu durumda Sovyetler Birliği,
orduda çoğunluğa sahip olan Halkçı'ları desteklemiş ve Babrak
Karmal'ı yönetimden uzaklaştırmıştır. Perçem taraftarları,
liberaller, üniversite proföserleri, muhafazakarlar ve milliyetçiler
tutuklanmıştır. Bu tutuklanmaları takip eden infazlar, toplu
katliamlar ve İran Şah'ının devrilmesi, Afganistan'da genel
huzursuzluğu daha da artırmıştır.
Eylül - Aralık arası dönemde huzursuzluk iyice tırmandı. Eylül
1979'da iktidarda sadece Emin bırakıldı. Nihayet 24 Aralık 1979'da
kesin Sovyet işgali gerçekleşti. Sovyet işgali ve Emin'in bir Sovyet
ajanı tarafından öldürülmesinden sonra, Babrak Karmal başbakan oldu.
Afgan halkı, Rus birliklerinin ülkelerine girmelerine büyük tepki
gösterdi. Bunun üzerine Sovyetler, Karmal'ı ve ideresini savunmak
için Afganistan'a takviye askeri birlikler sevketmişlerdir. Bu
istiladan sonra ise, her alanda Sovyet danışmanların ağırlığı
hissedildi ve Afgan ordusu tamamen hakimiyetlerine geçti.
3.3. 1979 - 1989 Arası Dönem
Sovyet danışman veya teknisyenlerden Orta Asya kökenlilerin
çoğunluğunu Tacikler teşkil etmiştir. Sovyetler, Afganistan'ı
istilaları sırasında Öğretim Elemenları'nın yetersiz oluşu nedeni
ile fazla başarı sağlayamamışlardır. Ancak Sovyetler Birliği'ne
eğitim amaçlı gönderilen Afganlı öğrenci sayısı önemli miktarda
artmıştır. Örneğin 1980'de Taşkent'teki 600 Afganlı öğrenci varken
daha sonra bu sayı, 5.000'e yükselmiştir.
1982 yılında Sovyetler Birliği'nde eğitim gören toplam Afganlı
öğrenci sayısı, 25.000'e ulaşmıştır. Taşkent'te bulunan ve Özbekçe
bilen bazı Afganlı öğrenciler, ülkelerindeki mücahit faaliyetleri
hakkında Özbeklerle bilgi veriyorlardı. Bu durumu önlemek isteyen
Sovyet yetkilileri, Afganlı ögrencileri Moskova ve Leningrad'a
taşımak istemiştir. Ancak Özbek lider Reşidov'ın girişimleri ile, bu
durum önlenmiştir.
Sovyetler, Afganistan'ı işgal ederken oradaki yer altı ve yer üstü
doğal kaynakları kullanmayı, Orta Doğu Petrol bölgesi ve Hint
Okyanusu'nu denetim altına alamayı hesap ettiler. Ancak 10 yıl
süreli işgal döneminde bu hesap gerçekleşmemiştir. Bu başarısızlık,
birçok sebepe dayanmakla birlikte bunlardan üç tanesi özel önem
arzetmektedir. Bu önemli sebepler:
(1) Müslüman Afgan halkının olaganüstü bir direniş göstermesi,
(2) Amerika'nın dünya kamuoyunda konuyu sıcak tutması ve bazı
yaptırımlar uygulaması,
(3) Sovyetler'in gerçekleştirdiği haksız işgalin ülke insanlarına
getirdiği yükün ve insan kaybının daha sonra başlayan açıklık
politikası ile Sovyet halkınca öğrenilmesi ve tasvip edilmemesi
olarak belirtilebilir.
Sovyet işgali üzerine Afgan halkı, direnişe başladı. Başlangıçta
direniş gösteren Afganlılar'ın eğitimsizliği ve yeterli modern
silahlardan yoksun bulunmaları, başarılı olmalarını engelledi. Buna
karşılık Sovyetler'in çok üstün silah gücüne sahip olmaları, ülkeyi
denetim altına almalarını kolaylaştırdı. Bunun üzerine, önemli bir
Afgan mülteci grubu Pakistan'a göçtü.
Peşaver vadisi, kısa zamanda Afganlı mülteciler ile doldu. Sayıları
milyonlara ulaşan bu insanlar, kabile yapılanmalarını orada da
oluşturdular. Afgan kabileleri arasındaki rekabet, dini ve etnik
farklılıklara dayanan mücahit grupları, arasında birlik oluşturmayı
engelledi. Dost ülkeler, yaptıkları yardımlarla bu gruplaşmaları
daha da teşvik ettiler. Afganistan'da eğitim ve öğretime fazla önem
verilmemesi, geri kalmalarına, kabile hayatını sürdürmelerine ve bir
millet haline gelmelerine engel olmuştur.
Ayrıca kurulan hükümetlerin, Afgan halkının %60'ını oluşturan
Taştumları koruması, Türk kabilelerini (Özbek, Türkmen, Kırgız ve
Hazera), Tacik ve diğer toplulukları eğitim ve diğer sosyal
haklardan mahrum etmesi, bu kabilelerin karışarak bir Afgan
milletini oluşturmalarını engellemiştir. Afganistan'daki Sovyet
baskı ve katliamına paralel olarak Afganistan'dan Pakistan'a göç
edenlerin sayısı da artmıştır.
1983 yılında Peşevar vadisindeki mülteci sayısı, 3.5 milyonu
bulmuştu. Pakistan, buradaki mültecileri kabilelerine göre kamplara
yerleştirmiştir. BM (çeşitli yardım organlarıyla), Dünya Sağlık
Teşkilatı, Milletlerarası Çalışma Teşkilatı, Türkiye Kızılay
Teşkilatı gibi birçok yardım kuruluşu, bu mültecilere çeşitli
yardımlar sağlamıştır. Suudi Arabistan ve Kuveyt başta olmak üzere
bazı İslam ülkeleri de, Pakistan'a maddi para yardımı yapmışlardır.
Daha sonra bu mülteci kamplarına iskan edilen Afgan kabileleri,
çeşitli "Mücahidin Grupları" oluşturmuşlardır.
Bu mücahitlere Afgan ordusundan kaçan subayların katılması, Pakistan
ve Amerika başta olmak üzere bazı ülkelerin de silah sağlaması
üzerine, bu mücahitler, Afganistan içlerine girerek işgalci Sovyet
güçlerine karşı savaşmışlardır. Fakat tüm bu gelişmelere rağmen bu
gruplar, bir birlik altında toplanamamıştır. Bu olumsuz durum, hem
Sovyetler'e karşı başarıyı hem de siyasi birliği engellemiştir. Ne
varki çeşitli ülkeler, bu grupları, etkisi bu gün dahi
görülebileceği gibi kendi çıkarları doğrultusunda desteklemişlerdir.
Ancak Afgan halkı ve mücahit grupların olağan üstü gayret ve
kahramanlıkları ile Sovyetlere emperyalizmine büyük maddi ve manevi
zararlar verdirilmiştir.
Amerika, Sovyetler'in Afganistan'ı işgal etmesine büyük bir tepki
gösterdi. Amerika'nın bu tepkisini diğer NATO üyesi ülkeler de
destekledi. Yukarıda da değinildiği gibi Amerika'nın Sovyet işgaline
karşı olmasındaki en önemli nedenlerden biri, 1979 Şubat'ında
büyükelçilerinin öldürülmesiydi. Amerikan yönetimi, büyük kamuoyu
baskısıyla kukla Karmal yönetimini tanımamış ve Senato onayına
sunduğu SALT II anlaşmasını geri çekmiştir.
Kongre desteğini de alan Amerikan yönetimi, Afgan halkına kendisini
yönetme hakkı dahil her türlü yardımı yapmayı resmi politika olarak
ilan etti. Ancak konuyla ilgili kesin bir çözümün sorumluluğunu ise,
BM'e havale etmiştir. Bu durum da sorunun sürünceme de kalmasına
neden olmuştur. Ayrıca diğer NATO ülkeleri de Afganlı mülteci ve
mücahitlere, para ve askeri malzeme yardımı yapmışlardır. Kendi
çıkarları doğrultusunda Çin'de, Amerika yanında yer almış ve
mücahitlere yardım yapmıştır. Böylece Sovyetler Birliği,
uluslararası alanda yalnız kalmıştır. Buna rağmen hiç bir hukuka
dayanmayan haksız ve kanlı Afganistan'daki Sovyet işgali, on yıl
kadar sürmüştür.
Kızıl ordu Afganistan'a girdiği zaman Sovyetler, Afgan ordusundan ve
Afgan hükümetinden bekledikleri ilgiyi bulamamışlardır. Kendilerine
yalnızca Rusya'da eğitim gören subaylar yardımcı olmuşlardır.
Umduklarının tam tersine ordunun önemli bir kısmı, Sovyetlerle
işbirliği yapmayı ve kendi halkını öldürmeyi reddetmiştir. Sonuçta
100 bin kişilik Afgan ordusundan 70 bini silahlarıyla birlikte
mücahitler tarafına geçmişlerdir.
Sovyetler, bu başarısızlıklarının yanısıra Afganistan'ın sarp
arazisi karşısında da çaresiz kalmışlardır. Bütün bu
başarısızlıkları Kızıl orduyu kontrolden çıkarmış ve Afgan halkına
karşı adeta bir soykırım başlatmışlardır. BM İnsan Hakları
Komisyonu'nun 20 Kasım 1985 tarihinde yayınladığı rapora göre,
Ocak-Eylül 1985 arasında Sovyet ordusu, 32.755 kişiyi öldürmüştür.
Sovyetler'in masum halka saldırılarını öğrenen mücahitler, karşı
saldırılarını sıklaştırmış ve önemli kayıplar verdirmişlerdir.
1979-1984 yılları arasında Sovyet ordusu 8 bini ölü olmak üzere 25
bin kayıp vermiştir. Aynıdönemde Sovyet maddi kaybı da 12 milyar
doları bulmuştur.
Sovyet ordusu bu kanlı işgaliyle 1987'e kadar hem kendisini hem de
Afgan halkını çok yıpratmıştır. Bu tarihten sonra Sovyetler'in
politikalarında bazı değişiklikler görülmüş ve Sovyet hükümeti
içeriden ve dışarıdan gelen baskılar karşısında Afganistan'dan
çekilme yolları aramaya başlamıştır. Sovyet ordusu, Brejnev devrinde
Afganistan'a girmişti. Bu haksız ve kanlı işgali sona erdiren Mihail
Gorbaçev olacaktır. Gorbaçev, Afganistan'dan çekilmek için önce
uygun zemin ve zaman aramaya başladı. Bunun ilk adımını da, 1979'da
iş başına getirilen Karmal'ı Afganistan Demokratik Halk Partisi ve
hükümet başkanlıklarından alarak attı. Yerine Dr. Muhammed
Necibullah'ı getirdiler. Necibullah'a bir "Milli Uzlaşma Komisyonu"
kurdurdular.
Bu komisyon üyeliklerine kabile reislerini getirerek hükümete karşı
muhalefeti önlemek istiyorlardı. Ancak kabile temsilcilerine
istediklerini yaptıramayınca hükümet değişikliğinden beklediklerini
bulamadılar. Bu arada Gorbaçev, Afganistan sorunundan çok kendi
ülkesinde olanlardan endişeliydi. Gorbaçev, 1987 yılında uygulamaya
koyduğu Perestroyka ve Glastnost ile açıklık ve yeniden yapılanma
getirdi. Uygulanan bu politika ile de Rusya'nın yıllardır mazlum
milletleri nasıl sömürdüğü ortaya çıktı.
Sovyetler, Afganistan'dan çekilme konusunda Amerika ile
başlattıkları gizli görüşmeleri hızlandırmak zorunda kaldılar.
Gorbaçev, 22 Şubat 1988 günü İsviçre'nin Cenevre şehrinde başlayacak
görüşmelerden önce 8 Şubat 1988'de bir açıklama yaparak, 15 Mart'a
kadar anlaşma sağlanırsa 9 ayda Afganistan'dan çekileceğini ilan
etti. Sovyetler ve Amerika arasında yapılan anlaşma, 14 Nisan 1988
tarihinde Cenevre'de imzalandı. 15 Mayıs 1988'de yürürlüğe giren bu
anlaşmayla Sovyetler'in Afganistan'dan nasıl çekileceği açık bir
şekilde belirtilmemiş olmasına rağmen taraflar arasında yapılan
gizli bir protokolle Sovyetler, 120 bin kişilik ordusunu 15 Mayıs
1988 ile 15 Şubat 1989 arasında Afganistan'dan çekmiştir.
Sonuç olarak on yıl süren işgali sırasında Sovyetler'in yaptığı
zulüm ve katliamlar cezasız kalmıştır. Bütün Müslüman ülkelerde
olduğu gibi dünya kamuoyu da Afganistan'daki haksızlıklar karşısında
duyarsız kalmıştır.
3.4. 1979 Sonrası Dönem
Afganistan'da iç savaşın çıkış sebeplerinin başında Afgan mücahit
gruplarının kabile yapısından kendilerini kurtaramamaları gelir. Bu
durum Sovyet ordusunun çekilmesinden sonra da devam etmiş, ülkede
birlik ve beraberlik sağlanamamıştır. Mücahit gruplar kabilelere
dayanmalarının yanısıra "Ilımlılar" ve "Radikaller" olmak üzere
ikiye ayrılmışlardır. Ayrıca Afganistan'da yaşayan 6 milyon
dolayındaki Türk'te "Müslümanlar Birliği" adlı ayrı bir grup
oluşturmuştur.
Türk mücahit grubunun başına geçen Azad Beg, Peşevar vadisine göç
eden ve Afganistan'da kalan Türkleri bir araya toplamıştır. Ancak bu
Türk mücahit grubu, Türkiye veya uluslararası kuruluşların sağladığı
yardımlardan faydalandırılmamıştır. Bunun üzerine Türkiye,
Pakistan'da yaşayan Afganlı mültecilerden 5 bin kişilik bir Türk
grubu Türkiye'ye getirmiş ve diğerlerine de özel yardım yapmıştır.
Sovyetler'in Afganistan'dan geri çekilmelerinden sonra Azad Beg,
Afgan Türklerinin liderliğini, bir zamanlar Afganistan ordusunda da
görev yapmış olan General Raşit Dostum'a bırakmıştır. Afganistan
Türkleri arasında Türkiye Türkleri için Atatürk benzeri bir misyon
yüklenen General Dostum, Türk mücahit gruplarını kısa sürede düzenli
orduya çevirmiş ve haklarını korumaya çalışmıştır.
Sovyetler ve Amerikalıların anlaşması üzerine Afgan mücahit
gruplarından yedisi, Kasım 1987'de bir ittifak kurmuşlar ve
Afganistan'daki Necibullah hükümetini tanımadıklarını
duyurmuşlardır. Ayrıca bu mücahit grupları arasında varılan
mutabakat gereği; kurulacak yeni Afgan hükümetinde her bir mücahit
grup lideri üçer aylık dönemler için başbakanlık görevi
üstlenecekti. Ancak bu karar; Amerika, Sovyetler Birliği ve Pakistan
tarafından desteklenmedi. Artık Afganistan için gelecek günlerde,
mücahit gruplar arası iktidar mücadelelerinin sürdüğü kardeş kavgası
felaketi yaşanacaktı.
Afganistan'dan çekilmeden önce Sovyetler, yönetime kukla
Necibullah'ı getirmişler ve daha sonrada bütün güçleri ile
desteklemişlerdir. Necibullah kuvvetleri ile mücahit grupları
arasındaki çarpışmalarda, her iki taraf ve sivil halk büyük kayıplar
vermiştir. Kanlı çarpışmalardan sonra silah ve askeri azalan
Necibullah, ailesi ile birlikte Kabil'deki BM binasına sığınmıştır.
Böylece Afganistan, mücahit grupların eline geçmiştir. Mücahidlerin
kurdukları hükümette başbakanlık görevine Rabbani gelmiş ve
yıllardır harap ve bitap düşmüş ülkedeki yaraları sarmaya
çalışmıştır.
Ancak kısa bir süre sonra ise, yeni hükümete karşı muhalefet
büyümüştür. Ardından da bölgedeki Amerikan ve Pakistan çıkarlarını
korumak amacıyla organize edilen Taliban örgütü, mevcut hükümeti
tanımayarak ülkeyi silah zoruyla ele geçirmiştir. Taliban birlikleri
ile hükümet yanında yer alan Ahmet Şah Mesut ve General Dostum
birlikleri arasında çok çetin ve kanlı muharabeler olmuştur. Savaşan
taraflar ve sivil halk, çok büyük kayıplar vermiştir.
4. Sonuç
1900 öncesi haritaların incelenmesi ile Afganistan Devleti'nin
bulunduğu bölgede daha önce böyle bir devletin olmadığı
anlaşılacaktır. Bu bölgede, ya eski adıyla; Tatarya, İskitler,
Horosan, Cenubi (Güney) Türkistan gibi veya yönetim kurmuş hükümdar
veya sülale adıyla; Hunlar, Oğuzlar, Gazneliler, Selçuklular,
Babürlüler ve mahalli hanlıklar gibi isimlere rastlanacaktır.
Tarihte Afgan diye bir millet olmamıştır. Yaklaşık bir asır önce
İngilizler, böyle bir kelime yerleştirmiştir. Bölge halkı
hayvancılıkla uğraştığından, hayvanlarına otlak bulabilmek için
kışın Penjap vadisine göçer, ilkbaharda da geri dönerdi. Türkler bu
halka, hareket eden veya göçebe manasına gelen "Avghan" derlerdi. Bu
halk ise kendisini, "Pushtu - Pushtan" olarak anardı.
Rusların Türkistan'ı, İngilizler'in de Hindistan'ı işgal etmeleri,
sınır komşuluklarını gündeme getirdi. Bunun üzerine yaptıkları
hesaplar ve aralarında yürüttükleri gizli görüşmelerle, bir ara
devlet oluşturmaya karar verdiler. Böylece 19. asırda bir Afganistan
Devleti doğdu. Ancak Güney Türkistan'ı da kapsayacak bu devletin
yönetiminde bölge halkı veya Türklerin bulunması, İngiliz ve Rus
çıkarlarına uygun değildi. Böylece İngilizler, Penjab Sihlerini
teşvik ederek ve silahlandırarak, William Cambell adlı bir İngiliz
subayın sevk ve idaresinde bölgeyi işgal etmelerini sağladılar.
Daha sonra Müslüman olduğu ve general ünvanı aldığı görünümü verilen
Cambell, General Muhammed olarak beş şahın Genelkurmay Başkanlığı
görevini yürütmüştür (Emir Şir Ali'den Emir Abdurrahman'a kadar).
Yaklaşık bir asır önce cereyan eden bu hadise, Taliban olayında da
tekrarlanacaktır. Taliban grubu, Pakistan'ın Peşaver şehrinde
organize edildikten sonra Afganistan'a sokularak yönetime
geçirilmiştir. Bu sefer, yerli Avghan kabileri silahları ile
birlikte onlara katılmıştır.
Sözlük anlamı öğrenci olan Taliban, Peşaver'deki medreselerde din
dersleri alan gençlerin kurduğu bir örgüttür. Bu çocukların, çok
üstün savaş tecrübesine sahip mücahitler karşısında başarı kazanması
akıl ve mantıkla açıklanabilecek bir şey değildir. Talibanla savaşan
yerli halkın çoğunluğunu; Türkler, Tacikler ve Pushtan olmayan
Turanlılar oluşturmaktadır. Ayrıca Taliban kuvvetleri arasınada
birçok gayrimüslümün de bulunduğu alınan esirlerden anlaşılmıştır.
Özellikle iç savaş ve kardeş kavgası dramının yaşandığı dönemde
Afganistan'da yaşayan halkların kaderine tesir edebilecek ve
yaşadıkları derin ızdırapları azaltabilecek rolü, sadece Türkiye
üstlenebilirdi. Çünkü; bölgedeki Türk soydaşlarının varlığı kadar
diğer mücahit grupların güvenine sahip yegane ülke Türkiye idi. Ne
varki gerek Türkiye'nin aktif arabuluculuk girişimlerinin olmaması
ve karşı taraftan da böyle bir talebin gelmemesi, bu fırsatın
kaçırılmasına neden olmuştur.
Yeni Afganistan Devletinin yapılanması, Saray'ın da belirtiği gibi,
"Afgan, Türk ve Tacik bölgelerinden oluşacak bir federasyon ile
Afganca, Türkçe ve Tacikce'nin resmi diller kabül edilmesi" şeklinde
olması en mantıklı görülmektedir. Ancak bu şekilde ülkede kalıcı bir
barış ve huzur tesis edilebilecektir. |