Çift Konsül Sistemi ve Hannibal
İÖ 219, Roma
Cumhuriyetin ilk günlerinde Romalılar halkla devlet arasında
varolan anlaşmanın ne olduğunu hemen anladılar. Tabiatı
gereği devlet, ne kadar düzenli olursa olsun, her zaman
vatandaşlarının özgürlüklerini kısıtlamaya çalışır. Elbette
buna da devletin hep en iyisini bildiği gerekçe gösterilir.
Toplumun güvenliğini sağlamak için bir devletin eline bazı
güçlerin verilmesi, herkesin iyiliği için bazı
özgürlüklerden fedakarlık edilmesi gerekmektedir. Romalılar,
elinde böyle güçler bulunduran, özellikle savaş zamanında
başkumandanlık yapan yöneticilerine baktıklarında kendisini
kolaylıkla diktatör olarak ilan edebileceğini görerek
korkuya kapıldılar. Bu yüzden Roma'ya özgü bir yönetim tarzı
olarak, bir yıllığına görev yapan çift konsül seçim
sistemini getirdiler.
Bu sistem, pratik bir çözüm gibi gözüküyordu, çünkü bir
şeyin yaptırılması için toplu karara varılması gerekiyordu.
Savaş zamanında da konsüllerden sadece biri "savaş konsülü"
olarak tanınacaktı. Bu adam ordularla beraber savaş alanına
gidecek, birliklere doğrudan emir verecekti. Diğer konsül de
Roma'da kalacak ve devleti yönetecekti. Roma'da kalan
konsül, yerel muhafızlara, Roma etrafındaki birliklere
doğrudan emir verme yetkisinde olacaktı. Böylece orduya
hükmeden, seferdeki konsül megalomanca fikirler beslemeye
başladığında bir çeşit denge sağlanabilecekti.
Tek sorun, iki konsül arasında yapılan görev dağılımının iki
adam arasındaki ortak karara bağlı olması ve önceden
belirlenen bir pozisyona sahip olmamalarıydı. Romalılar için
bu mükemmel bir fikirdi. Senato'da karşıdevrim yapmak
isteyen bir grup olsa bile, seçecekleri konsülün savaş
zamanında orduya komuta etmesini garanti edemezlerdi. Diğer
konsül bunu engellerdi. Böyle bir kördüğüm yaşansa bile,
kabul gören çözüm her iki konsülün de savaş alanına gitmesi
ve ayrı ayrı günlerde orduyu yönetmeleriydi. Burada da
düşündükleri şuydu; aklından diktatörlük geçiren bir
kumandan olursa, bölünmüş bir yönetim emellerine ulaşmasına
engel olacaktı.
Eğilim, sadece savaşla başkent arasındaki ayrımı koymaktan
ibaretti ve böylece sistem yıllarca başarıyla sürdü. Hatta
Roma, İtalyan yarımadasında en büyük güç olmuştu. İÖ 3.
yüzyıl ortalarında Kartacalıların güçlü donanmasını
yenmişlerdi. Kartacalılar, İÖ 241'de yenildikten sonra
sarsılan itibarlarını yerine getirmek için karşılık
verecekleri anı bekliyorlardı.
İÖ 219'da Hannibal'in yönetimindeki Kartaca ordusu İspanya
tarafından gelerek Romalılarla savaşmaya başladı. İki yıl
içerisinde Kartaca ordusu Romalıları birkaç kez yenmiş,
Alpler'de bir geçit oluşturmuş, Roma kapılarından bir hafta
yürüyüş uzaklığındaki Trasimene Gölü kenarında kırk bin
kişilik Roma ordusunu mağlup etmişti.
Halk arasında Hannibal'in yakında Roma'ya da gireceğinden
korkulduğundan şehirde panik çıkmıştı. Bu olasılık,
yetenekli Romalı taktisyen Quintus Fabius'un artçı saldırı
tekniğiyle kısa bir süre geciktirildi. Hannibal'in
erzaklarına yaptığı saldırılarla Kartacalıların erzağını
oldukça azalttı, Kartacalıları etrafını arkadan çevirdi ve
genel olarak düzensiz bir savaş yaptı. Bu, hiç Romalılara
özgü bir teknik değildi. Onların tercihi doğrudan saldırıdan
yanaydı. Bu nedenle tarihte başarılı savaş tekniği "Fabian
Taktikleri" diye adlandırılırken Fabius ise görevinden
alınacaktı.
Roma, İÖ 216 yılı için Lucius Aemilieus Paul us ve Gaius
Terentius Varro adlarında iki yeni konsül seçti. Yaşça büyük
olan Paulus'un savaş tecrübesi vardı, temkinli oluşu ve
profesyonel tarzıyla tanınıyordu. Varro ise onun tam
zıddıydı; fevri, diğerlerinin yönetimine karşı sabırsız ve
şöhret tutkunuydu.
Fabius'un görev yaptığı bir sene boyunca büyük çapta
değişimler yapılmıştı. Roma seksen bin kişinin üstünde yeni
bir ordu yarattı ve askerleri savaş eğitiminden geçirdi. Her
ne kadar savaş deneyimleri olmasa da, yüksek rütbeler önceki
savaşlara katılmış deneyimli askerlere ve daha önceki
savaşlardan sağ kalanlara verilmişti. Artık güney İtalya'da
ilerleyen Hannibal'in bu ezici güç karşısında boyun eğeceği
ve mahvolacağı görüşü hakimdi.
İki askeri kumandanın olması kimin alana gidip savaşacağı ve
kimin oturup bekleyeceği problemini doğurdu. Her zaman işe
yarayan sağduyulu davranış bu sefer işlemedi. Paulus
deneyimliydi, bu yüzden de savaş alanına uygun komutan oydu.
Hannibal'in yarattığı tehlikenin boyutunu anlayan da sadece
oydu. Karşılarındaki rasgele bir şansla dize getirilebilecek
bir kumandan değildi. Savaşması zor bir alanda karşı karşıya
gelseler ve sayıca çok üstün olsalar bile, yine de yenmesi
kolay olmayan bir düşmandı.
Varro bu öneriye şiddetle karşı çıktı. Kendisinin de en az
Paulus kadar yetenekli olduğunu iddia etti, dahası Paulus'un
şehirde kalmasını ve ihtiyatları kontrol etmesini önerdi.
İhtiyar adamın böyle bir savaş için çok temkinli olduğunu,
Romalıların tek ihtiyacının sayıca üstün ordularını
kullanarak hızlı ve atak bir saldırı düzenleyebilecek birisi
olduğunu söyledi. Varro, Hannibal'in kafasını Kartaca'ya
geri göndereceğine ve Roma ordusunun savaşı hepten
bitireceğine söz verdi.
Varro'nun Paulus'a kolay elde edilecek bir zaferi rahatça
bırakmayacak olmasının yanı sıra Paulus'un da Varro'nun
eline seksen bin adamın kaderini teslim etmeyeceği kesindi.
Sonunda savaşa ikisi beraber gitmeye ve yönetimi bölmeye
karar verdiler.
Böylece İÖ 216 yazında Roma'nın gelmiş geçmiş en büyük
ordusu güneye doğru yola çıktı. Hannibal onları bekliyordu.
Düşmana yaklaştıkça Varro'nun şevki azalmaya başlamıştı.
Belki Paulus'la yaptığı konuşmadan etkilenmiş, belki de bir
orduyu yönetmenin, savaşta olmanın sadece hedefi gösterip
ileri komutunu vermekten ibaret olmadığını aniden anlamıştı.
Hannibal'in bulunduğu bölgeye yaklaştıkça Varro aslında
biraz daha temkinli olmaya başladı.
Orduyu yönetme sırası kendisine geldiği günlerde, Paulus'un
o gün yapılması gereken harekatlarla ilgili söylediklerini
de dinlemeyi ihmal etmedi. Paulus, sayıca üstün olmanın
getirdiği avantajın farkındaydı. Yapmaları gereken iş,
Hannibal'i çektikleri yerde sayıca üstün olan ordularının
olayların akışını belirleyebilecek bir konumda olmaları, bir
terslik anında geri çekilebilecek güvenli alanları bulunması
ve Hannibal'in her hareketine karşılık verebilecekleri bir
mevkiyi tutmalarıydı.
Ama Romalılar Hannibal'in yaptığı hareketi beklemiyorlardı;
Hannibal arkalarından dolaşarak bir gece seferi başlattı.
Cannae şehri yakınlarındaki bir erzak deposuna saldırdı.
Depoyu ele geçirdikten sonra yakınlardaki bir nehri geçerek
nehre arkalarını verdiler. Varro'nun komutasındaki güne
rastlayacak bir şekilde harekatlarım ayarladılar.
Her şey çok iyi planlanmıştı. Depoyu kaybetmeleri
Romalıların gururunu çok yaralamıştı. Bir kumanda hatası
olarak da değerlendirilebilirdi. Paulus'un görev yaptığı gün
ve gece gerçekleşen bir hataydı bu. Varro, Kartacalıların
pozisyonunu fark edince birdenbire saldırgan bir cesarete
kapıldı. Hannibal tam da istediği yerdeydi, gururlu
Kartacalıların bu noktada çok büyük bir hata yaptıklarını
düşünüyordu. Savunması bir yıkılsa, ordusunun geri çekilecek
hiçbir yeri yoktu. Ya nehre düşüp boğulacaklardı ya da
kılıçtan geçirileceklerdi. Varro tüm ordunun saldırıya
hazırlanmasını emretti.
Paulus bu durum karşısında dehşete düştü. Temkinli
davranması için Varro'yu uyardı. Hannibal aptal bir kumandan
değildi. Deponun ele geçirilmesi gururlarını incitmek için
özel olarak gerçekleştirilmişti. Hannibal'in seçtiği
pozisyon bile ne kadar kolay yem olabileceklerini
düşündürtmek amacıyla seçilmemiş miydi? Kesinlikle bunun
aksi doğru olmalıydı. Hannibal, Romalıların kendisine
saldırmalarını istiyordu. Birdenbire farklı bir tuzakla
karşılarına çıkacak ve savaşı kazanacaktı.
Varro, Paulus'un söylediklerinin hiçbirini dinlemedi.
Paulus'u fazla ihtiyatlı davranan yaşlı bir adam diye
umursamadı. Bu, saldırgan, cesaretli bir askerin işiydi, her
ağacın arkasında canavarlar gören, havadan nem kapan birinin
işi değildi. Ayrıca Varro, bugün yönetme sırasının
kendisinde olduğunu hatırlattı ve günün komutu 'ileri'ydi.
Belki de Paulus onu oracıkta öldürmeliydi. Ama Romalılar
kanunlara saygılıydılar. O günkü konsül dahi de olsa, aptal
da olsa, yasalar o anda gücü elinde tutanın yanındaydı.
Böylece Varro ordusuyla saldırıya geçti. İlk birkaç saatte
her şey çok iyi gidiyor gibi gözüküyordu. Kartacalıların
savunması Roma saldırısının ağırlığı altında çöküyormuş
gibiydi. Romalılar onları sonunda nehre doğru çekilmek
zorunda bıraktıklarında, Hannibal'in ordusu bir yay şeklini
almıştı. Savaşın kontrolünü elinde tutmaya devam eden
Hannibal'in ordusunun asıl gücü her iki taraftaki
kanatlarıydı. Varro, tüm birliklerine saldırı emrini verdi,
böylece ortalık karınca gibi kaynaşan bir kalabalıkla doldu.
Sayıca üstünlüklerine güvenerek merkeze doğru yüklenmeye
başladılar.
Tam o sırada Hannibal o zaman kadar pek bir şeye katılmamış
olan yanlardaki birliklerine saldırı emrini verdi. Romalılar
içeriye doğru dönerken Kartacalıların güçlü süvarileri Roma
askerlerinin arkasına geçip bir anda çarpışmanın akışını
değiştirdiler. Kısa bir süre içinde Roma ordusunun etrafı
sarılmış ve her taraftan hücuma maruz kalmışlardı.
Panik baş gösterdi. Koskoca ordu tuzağa düşmüş, korkmuş bir
kalabalığa döndü. Binlercesi kendi arkadaşları tarafından
öldürüldü, ya ayaklar altında çiğnenerek ezildiler, ya da
kendi canlarını kurtarmak için ilerlemeye çalışırlarken
kılıç darbeleriyle parça parça oldular.
Gün sonunda neredeyse yetmiş bin Romalı ölmüş ya da esir
alınmıştı. Kumandayı ikiye bölme fikri Roma ordusunun kötü
sonu olmuştu. Ama bütün bunlara rağmen her şeyin sorumlusu
kaçmayı başardı. Varro ve birkaç arkadaşı tuzaktan çıkmayı
başardılar ve Roma'ya kaçtılar. Döndüklerinde hepsi
yaptıkları hatadan dolayı sürgün edildiler. Paulus'a
gelince... verdiği iyi fikirlerin ona sağladığı tek şey
Cannae'de rahat bir mezar oldu. Savaş, on dört sene daha
devam edecekti.