İngiliz Gizli Servisinin 2 Numarası Sovyet
Köstebeği
1963, Moskova
Stewart Menzies İngiliz Gizli İstihbarat Servisini (SIS)
yönetecek ideal adam gibi görünüyordu. Yüksek sosyetenin
içindeydi, bazılarına göre İngiltere Kralı VII. Edward'ın
gayri meşru çocuğuydu, etrafındaki çok sayıda dostuyla
gösterişli bir yaşamı ve hayatını rahatça sürdürmesine
olanak sağlayan bir zenginliği vardı.
Adamlarının işlerini iyi bir şekilde yapacağına inanıyor ve
yollarının üzerine çıkarak onları engellemiyordu, böylece
servis esas olarak kendi kendini yönetiyordu. Günün birinde
kendisine bir halef seçmesinin zamanı geldiğinde etrafına
daha dikkatli bir şekilde baktı, atayacağı kişinin son
yıllarda neler yaptığını bir kez daha gözden geçirdi.
Sonuçta Menzies'in yerine seçtiği halef Kim Philby adında
sıcakkanlı birisi oldu. Cambridge Üniversitesi'nde öğretim
üyesi olan Philby, İkinci Dünya Savaşı sırasında Menzies'in
yönetimi altında yürüttüğü çalışmalarıyla profesyonel
istihbaratın en iyi ve parlak adamlarından biri olarak
değerlendiriliyordu ve daha üst görevlere getirilmesine
kimsenin bir itirazı olamazdı.
Biraz saha tecrübe kazanması için Philby önce 1947-1949
yıllan arasında Türkiye'ye gönderildi. Buradan da oldukça
kıyak bir mevkiye aktarıldı; Washington'a gönderilerek SİS
ile CIA ve FBI arasındaki irtibat sorumlusu yapıldı.
Amerikalılar kollarını açarak Philby'i kucakladılar; savaş
zamanındaki başarılarının hikayelerini anlatarak
pohpohladılar ve SİS'in anti-Sovyet bölümünü kurduğu sırada
edinmiş olduğu bilgi ve tecrübeden kendilerine bir şeyler
aktarmasını sağlamak için ellerinden geleni yaptılar. En
üstteki yöneticiler de dahil olmak üzere Philby istediği
herkese ulaşabiliyor, her yere girip çıkabiliyordu.
Kendisine bütün kapılar sonuna kadar açılmıştı. Philby'nin
görevi iki Amerikan gizli servisiyle, CIA ve FBI ile iki
İngiliz gizli servisinin SİS ve M16 arasındaki bilgi akışını
sağlamaktı. Nitekim Philby de tam anlamıyla kendisini işe
kaptırdı ve iki tarafın da toparladığı istihbarat
bilgilerini denetimi altına aldı.
Menzies himayesine aldığı bu genç yeteneğin ABD'deki
çalışmalarıyla ilgili olarak parlak raporlar alıyor ve ne
kadar doğru bir halef seçtiğine ilişkin kendisini kutlamadan
duramıyordu.
Ama bu arada küçük bir sorun vardı. Philby gerçekte diğer
tarafa çalışıyordu, hayır canım ABD'ye değil Sovyetler
Birliği hesabına çalışıyordu; yani kendisine karşı çalışmada
uzman olduğu varsayılan yabancı güç hesabına faaliyet
yürütüyordu.
1933 yılına dönerek devam edecek olursak; bu tarihte henüz
Cambridge Üniversitesi'nde olan Philby Sovyet Gizli Servisi
OGPU ajanlarının dikkatini çekmiş (muhtemelen onlarla
işbirliği içindeki bir üniversite hocasının uyarısıyla) ve
Sovyet davasına sempati gösteren genç ve ayrıcalıklı İngiliz
entelektüellerinden biri olarak değerlendirilmiş, kendisine
yakınlaşılmıştı.
Kurulan ilişki çerçevesinde politik ve teorik görüşlerini
ifade edince belirli konuların ele alındığı felsefi
araştırmalarda kendisinden yardım isteyerek işi
ilerlettiler. Ancak kendisini OGPU'da işe alanlar hiçbir
zaman niyetlerini açıkça söylemediler, maksatlarını tam
olarak ortaya koymadılar.
Philby'nin kendi sözleriyle de durum şöyleydi: "Haziran
1933'de işe başladım ve İngiliz entelijansiyası arasına
sızmakla görevlendirildim. Ancak bu görevin ne kadar uzun
süreceğinin bir önemi olmadığı söylendi."
Washington'da Philby İngiliz ve Amerikan istihbaratıyla
ilgili bilgileri değerlendirmek üzere derhal bir mekanizma
oluşturdu; kendisini kontrol etmekte olan Sovyet ajanlarına
birçok yararlı bilgiyi aktarıyordu tabu ama daha sonra dönüp
kendisini tuzağa düşürecek herhangi kritik bir bilgiyi
vermiyordu. Böylece asıl bağlı olduğu tarafın eline de
kendisini deşifre etmekle tehdit edebilecekleri bir bilgi
geçmemiş oluyordu.
Philby'nin Sovyetler Birliği'ne aktardığı sırlar hayli
önemli olmakla birlikte asıl tahrip edici etki, herhangi bir
operasyonu çökertmesi falan değil, İngiliz ve Amerikan
istihbarat servisleri arasına kolay aşılmayacak bir
güvensizlik duygusunu yerleştirmiş olmasıydı. İki ülke
arasındaki özel güven ilişkileri bundan sonra hep bir
kuşkunun gölgesi altında kalacak ve gizli servis ajanları
bir daha en yakın yoldaşlarına bile bütünüyle
güvenemeyeceklerdi.
Bununla birlikte Philby Menzies'in yerine SIS'in başına
geçmeyi hiçbir zaman başaramadı. Menzies emekliye ayrılarak
Philby'i yerine atayacak olsa bile, bu konuda onayı olması
gereken Dışişleri Bakanlığı çaktırmadan Philby'i izlemeye
karar vermişti. Nitekim bir süre sonra bu adamın hilekar
olduğunu, zaman geçtikçe daha tedirgin ve gergin hale
gelmeye başladığını gözlediler. Bu arada çift taraflı bu
çalışmanın verdiği ağır yüke dayanmak için Philby de fazla
içmeye başlamıştı. Dışişleri Bakanlığı Philby'i düşünülen
görev için uygun bulmuyordu ama Menzies de zamanı geldiğinde
himayesi altındaki adamın yükseleceğinden emindi ve bunda da
ısrarlıydı.
Bununla birlikte Philby böylesi bir atamadan önce kendi
kusurlarını ortaya dökünce Menzies de böylesine yüz
kızartıcı bir işten kurtulmuş oldu. İngiliz Gizli Servisi
içindeki Sovyet köstebekleri olan Donald MacLean ve Guy
Burgess CIA tarafından açığa çıkarılırken Philby de bu
operasyona yardım ederek böylece kendisini kurtarmaya
çalışıyordu ama yine de tehlikeli ve nazik bir durumla yüz
yüze olduğunu anlamıştı. Ve sonunda Moskova'ya kaçmayı
başardığında gerçekten de kuşkulu hareketleriyle ilgili
olarak bir süreden beri izlemeye alınmıştı.
Moskova'ya kaçarak kendisini açığa çıkarmasının bir nedeni
de yerine bıraktığı dördüncü casusu, Sir Anthony Blunt'ı
kurtarabilmekti. Nitekim Blunt, yıllar sonra İngiliz casus
avcıları tarafından yakalandığında çoktan Kraliçe tarafından
"Sir" unvanıyla ödüllendirilmişti bile.
Böylece vaktiyle SIS'in başına getirilmesi düşünülen en iyi
casus, gerçekten de o zamana kadar İngiliz Gizli Servisinin
bulduğu en iyi casustu.